Bazen yalnızlarla dertleşiyorum, bazen onlarla tartışıyorum. Sonra dönüp kendime, “Ben de yalnızım,” diyorum. Ama benim yalnızlığım biraz farklı. Çünkü internetin öteki ucunda, isimlerini, yüzlerini, yaşadıkları yerleri ve hayat hikâyelerini bilmediğim anonim dostlarım var.
Onlarla belki hiç doğrudan konuşmadım. Birbirimize mesaj atmadık, telefon açmadık, aynı masaya oturup bir kahve içmedik. Hatta belki birbirimizin gerçek hayattaki varlığından bile haberdar değiliz. Ama yine de bir şekilde birbirimizi hissediyoruz.
Bazen bir yazının içinde kızıyoruz birbirimize.
Bazen bir cümlenin ucundan birlikte gülüyoruz. Bazen hiç tanımadığımız bir insanın düşüncesine itiraz ediyor, bazen de onun söylediklerinde kendimizden bir parça buluyoruz.
Kimi zaman bir fikir veriyorlar. Kimi zaman bir tavsiyede bulunuyorlar. Kimi zaman da hiç farkında olmadan, insanın kendi kendine sorduğu bir soruya cevap oluyorlar.
Belki bunların hiçbirine gerçek anlamda “iletişim” denilemez. Çünkü ortada karşılıklı kurulmuş açık bir ilişki yok. Fakat insan yalnızca konuşarak mı bağ kurar?
Bazen bir insanın yazdığı tek bir cümle, hiç tanımadığın başka bir insanın gününe dokunabilir. Bazen bir düşünce, başka bir düşüncenin kapısını açabilir. Bazen de hiç tanımadığın birinin yaşadığı bir duyguyu okumak, sana “Demek ki bu dünyada bunu hisseden yalnızca ben değilmişim,” dedirtebilir.
Benim internetle kurduğum bağ biraz da böyle.
İnternete girdiğimde yalnızca ekranın karşısına oturmuş olmuyorum. Görmediğim ama varlığını sezdiğim insanların arasında dolaşıyorum. Kimi zaman bir blog yazısında, kimi zaman bir yorumda, kimi zaman bir fotoğrafın altında, kimi zaman da yalnızca birkaç kelimelik bir cümlenin içinde birilerine rastlıyorum.
İsimlerini bilmiyorum. Cisimlerini bilmiyorum. Nerede yaşadıklarını bilmiyorum. Belki hiç karşılaşmayacağız. Ama biliyorum ki pencerenin arka tarafında, benim göremediğim başka bir dünya var.
Ve o dünyanın içinde, birbirimizi tanımasak da aynı düşüncelerin, aynı soruların, aynı yalnızlıkların ve aynı hayat mücadelesinin etrafında dolaşan insanlar var.
Belki onlar benim gerçek hayattaki arkadaşlarım değiller. Ama tamamen yabancı da değiller.
Çünkü insan bazen birini tanımak için onun elini sıkmak zorunda değil. Bazen bir insanı, dünyaya nasıl baktığından tanırsın. Bir cümlesinden, bir itirazından, bir sessizliğinden, bir yazısından…
Ben de kendi yalnızlığımı biraz böyle gideriyorum. Kalabalığın içinde değil, görünmeyen bir topluluğun içinde.
Kimsenin kimseyi gerçekten tanımadığı ama herkesin birbirinin düşüncesine bir şekilde dokunduğu bir topluluğun içinde.
Belki bu garip bir dostluk biçimi. Belki modern zamanların yalnızlığına bulduğu tuhaf bir çözüm. Belki de insanlığın yeni iletişim biçimlerinden biri.
Ama benim için önemli olan şu:
İnternete girdiğimde kendimi tamamen yalnız hissetmiyorum. Çünkü ekranın arkasında, benim gibi düşünen, benim gibi sorgulayan, benim gibi kızan, gülen, üzülen, umut eden ve hayatı anlamaya çalışan insanların olduğunu biliyorum.
Onların yüzlerini görmüyorum. Seslerini duymuyorum. Nerede olduklarını bilmiyorum.
Ama bazen varlıklarını hissediyorum.
Ve belki de insanın ihtiyacı olan şey her zaman gerçek anlamda konuşmak değildir. Bazen yalnız olmadığını bilmek yeterlidir.
Benim görünmeyen dostlarım da işte tam orada; pencerenin arkasında, ekranın öteki tarafında, isimlerini bilmediğim ama varlıklarını sezdiğim o büyük dünyanın içinde.
Belki birbirimizi hiç tanımayacağız.
Ama aynı dünyaya bakıp, farklı pencerelerden aynı hayatı anlamaya çalışacağız. Ve belki de çağımızın en tuhaf yalnızlığı tam olarak budur:
İnsanlarla hiç olmadığı kadar yakın olmak, ama onları hiç tanımadan yalnızlığını paylaşmak.